29 Aralık 2015 Salı


Başlık olarak “Illasi Şatosuna Farklı Bir Bakış” dedim, ancak sanırım blogumda daha önce Illasi ve Illasi Şatosundan bahsetmemiştim.

Fırsat bu fırsat, hazır peri masallarındaki gibi fotoğraflarını çekmişken (uzaktan ancak bu kadar oldu) bir de yazı yayımlayayım dedim.

30 Kasım 2015 Pazartesi


Keçileri Kaçırmış Bir Köy: Les Lindaretsve Montriond kasabası, Montriond Gölü ve Ardent Şelalesi başlıklı yazılarım devamı olan bu yazımda Haut-Savoie bölgesine yapığımız hafta sonu turunun ikinci gününü ele alacağım.

İkinci gün olabildiğince erken kalkıp çadırımızı topladık, kamptan çıkışımızı yapıp Şeytan Köprüsü Vadisi’ne ilerledik. Fransızca ismi Gorges du pont du diable olan bu vadi için aslında bir obruk diyebiliriz. Şeytan Köprüsü (Pont du diable) ise bu vadinin sadece bir noktasında kalan özel bir kuruluşa ait bir gezi alanı.

Şeytan Köprüsü’nü kendi başınıza gezmeniz olası değil. Güvenlik nedeniyle rehber eşliğinde gezmeniz gerekiyor. Biz kapılar açılır açılmaz hazır ve nazır bulunduğumuzdan Pazar gününün ilk gezi grubundaydık ve bizim dışımızda sadece 4-5 kişi ve bir de rehber vardı. Gezilecek alan çok büyük olmamasına karşın gezimiz 40-45 dakikayı buldu.

Geziye başlamak için öncelikle obruğa inip rehberle buluşma noktasına gitmeniz gerekiyor.

26 Kasım 2015 Perşembe


Keçileri Kaçırmış Bir Köy: Les Lindarets yazımda bahsettiğim üzere Cenevre’den ayrılmadan önce çevrede görmek istediğimiz birkaç doğal güzelliği daha ziyaret etmeye karar verdik.

Gerçekten de Leman Gölü ve çevresinde, Fransa tarafında, Mont-Blanc’a doğru uzanan tepelerde görülecek çok şey var. Hepsini gezmeye sanırım insanın ömrü yetmez :) Yine de bir hafta sonu kaçamağı yapıp dolaşmak oldukça güzel.

Biz de Lindarets yazımda belirttiğim üzere, Montriond kasabası yakınındaki bir kamp alanında konakladık.

İlk gün kamp alanına yerleştikten sonra Montriond Gölü’nü gezmek üzere yola koyulduk. 

23 Kasım 2015 Pazartesi

Cenevre’den ayrılmadan önce hep gidip görmek istediğimiz, ancak fırsat bulamadığımız yerleri gezmeye çalıştık. Bunlardan biri de Keçili Köy, ya da asıl ismiyle Les Lindarets köyü idi.

1467 metrede konuşlanmış bu köy Cenevre’ye arabayla sadece 1 saat 45 dakika mesafede. Özellikle çocuklu ailelerin çok seveceğini düşündüğüm bu köy tam bir keçi cenneti. Etraf, besleyebileceğiniz ya da masaların üzerindeki tuz kalıplarını yalamakta olan keçilerle dolu :)

20 Kasım 2015 Cuma


Bu yazımda sizlere Verona yakınlarında bulunan Valle delle Sfingi’den (Sfenks Vadisi) bahsetmek istiyorum.

Ben bir broşürde fotoğrafını görüp de “Aaa buraya gitmeliyim” dedikten sonra yollara düştük.


Arabanız yoksa sanıyorum ulaşmanız biraz güç. Toplu taşıma geçmiyor. Ancak bölgeye tur düzenleyen trekking şirketleri var.

19 Kasım 2015 Perşembe

Yaptığım son çevirilerden biri olan Maymun Gezegeni, İthaki Yayınlarınca geçtiğimiz ay sonunda yayınlandığından beri kitap hakkında küçük bir yazı kaleme almak istiyordum.

Yazıya, kitabın Fransız yazarı Pierre Boulle’ü tanıyarak başlayalım isterseniz; çünkü pek çok kişi, Maymunlar Gezegeni filmlerinin bir kitap uyarlaması olduğunu bilmek bir yana, yazarının Fransız olduğunu da bilmiyor. Açıkçası ben de çeviri bana gelene kadar kitabın aslının Fransızca olduğunun farkında değildim. Böylesine önemli bir kitabın filmlerin gölgesinde kalmasına ve gerekli önemin gösterilmemiş olmasına üzüldüm aslında. Sonuçta Fransız edebiyatı deyince aklımıza Balzaclar, Zolalar, Sartrelar geliyor ama böylesine orijinal bir eser oraya koyan Boulle’ü tanımıyoruz bile.

Kendisi 1912 Avignon doğumlu. Pek çok yazar gibi onun yolu da, casus ve direniş savaşçısı olarak Hindiçin’inden geçmiş. Mauritius doğumlu bir İngiliz olan Peter John Rule’un himayesinde Birmanya ve Çin’deki ayaklanma hareketlerini düzenlemiş. 1943 yılında bu sefer Vietnam’ın Hanoi şehrindeyken Vichy hükümeti tarafından ele geçirilmiş ve Japonlara verilmiş. Japonya'da ağır işçi olarak çalışma cezasına çarptırılmış; cezası boyunca, sonradan kitaplaştıracağı bir günlük tutmuş.

Pierre Boulle 1994 yılında, neredeyse 82 yaşında Paris'te hayata gözlerine yumar (Kaynak)
İki yıl süren bu cezadan sonra bir süreliğine Hindistan’da kalmış, ardından da Fransa’ya dönüp yazarlık mesleğini icra etmeye başlamış.

İlk romanı William Conrad 1950 yılında yayımlandığında 38 yaşında, yazarlık eğitimi almamış biri olmasına rağmen casusları anlatan bu eseri beğeni toplamış.

İkinci eseri, Kwai Köprüsü 1952 yılında raflarda yerini aldığında büyük bir başarı elde etmiş. Yazarın kendi savaş anılarıyla harmanladığı kurgu eseri, 1957 yılında yönetmen David Lean tarafından sinemaya uyarlanmış ve Akademi Ödülleri’ni toplamış.

1963 yılında yayımlanan Maymunlar Gezegeni ise yazarın neredeyse yedinci kitabı (toplamda 30’a yakın eser kaleme almış). O da tıpkı Kwai Köprüsü gibi oldukça büyük yankı uyandırıyor ve pek çok kişinin de bildiği üzere, kitaptan yola çıkılarak pek çok film çevriliyor (halen de çevrilmeye devam ediyor).

Kaynak
Kitabı okumuş, çevirmiş ve filmlerin çoğunu da izlemiş biri olarak (Tim Burton’ın uyarlamasından sonra pek takip edemedim) kitabın, filmlerden çok daha derin ve farklı olduğunu düşündüm. Özellikle karakterlerin psikolojik analizleri, yapılan göndermeler çok daha anlamlı. Elbette filmlerde bunu vermeye çalışmak demek, filmi sıkıcı diyaloglara mahkûm etmek olabilir.

Filmler ve kitap arasındaki tek fark diyalogların yoğunluğu değil. Aynı zamanda olayların geçtiği mekânlar, hatta kişiler de farklılık gösterebiliyor. O yüzden filmleri seyretmiş olsanız bile kitaptan (ya da tam tersi kitapları okuduysanız film(ler)den) ayrı bir haz alabileceğinizi  düşünüyorum.

Bir kitap düşünün ki, alt tarafı 200 sayfa ve hakkında en az 8 film ve iki televizyon dizisi çevrilmiş olsun. Sanırım yazar kitabı 1963’de değil de, günümüzde yazmış olsaydı, birkaç kitaplık bir seriyi rahatça kotarabilirdi.

Peki Amerikalılar nereden bu kitabı bulup film yapmışlardı. Kitap gerçekten dünya çapında olay mı olmuştu, yoksa farklı bir durum mu söz konusuydu?

Okuduğuma göre 1967 yılında Docteur Dolittle müzikaliyle ilgili çalışırken Paris’e yolu düşen Amerikalı Yapımcı Arthur P. Jacobs, yeni konular bulmak üzere çeşitli ajanslara gidip kitap soruşturmaktadır.  Kendisine ne tür konularla ilgilendiği sorulduğunda “Çekilmemiş olsaydı, King Kong’u ben çekmek isterdim” diye yanıt verir. Bunun üzerine ajanslar, büyük ihtimalle maymun konusundan yola çıkarak kendisine Maymunlar Gezegeni kitabını verirler. Jacobs kitabın konusunu pek beğenir ve sahne haklarını satın alır. Böylelikle Maymunlar Gezegeni filmleri serisi için ilk adım atılmış olur. Elbette bahsettiğim gibi senaryoda, biraz da filmin kaça patlayacağı hesaba katılarak, pek çok değişiklik yapılır. Bu bilgiyi okuduğum kaynakta sanki film az bütçeyle çekilmiş gibi bir hava vardı. Oysa ilk filmlerdeki maymun makyajları gerçekten de çok gerçekçi ve etkileyici gözükmüştü bana. En azından makyajdan para kısmadıkları kesin :)

Bilimkurgu, macera ve hatta psikolojik içerikli kitapları sevenlerin beğenerek okuyacağını düşündüğüm Maymunlar Gezegeni'ni çevirirken oldukça keyif aldım; sürç-i lisan ettiysem affola diyelim. :)

Şimdiden iyi okumalar & eğlenceler!

Künyeyi de paylaşmış olalım

Kitap Adı: Maymunlar Gezegeni (La planète des singes)
Yayın evi: İthaki Yayınları / Bilimkurgu dizisi 3. Kitabı
Yayın Tarihi: Ekim 2015
Sayfa Sayısı: 208
Yayına Hazırlayan: Emre Aygün
Yayın Koordinatörü: Tuğçe Nida Sevin
Kapak Tasarımı: Şükrü Karakoç
Kapak İllüstrasyonu: Ceyda Pektaş
Çeviri:
S. İpek Ortaer Montanari

18 Kasım 2015 Çarşamba


Uzun zamandır bir şeyler karalamak istiyordum; ancak taşınma ve sonrasında yerleşme telaşı sürekli olarak bu işi ertelememe sebep oldu. Sanıyorum artık yavaş yavaş yeni yazılar ele almaya başlayabilirim.

Açılışı da Helsinki’yle yapmış olalım.

Aslında geçtiğimiz kış buraya yaptığım geziyle ilgili bir şeyler kaleme almıştım. Ona buradan (Helsinki) ulaşabilirsiniz. Bu sefer ki yazım daha çok burada yaşayanları ya da yaşamayı düşünenleri kapsıyor. Gerçekten de bir insanın bir şehirde yaşaması ya da sadece ziyaret etmesi arasında dağlar kadar fark var. Gelelim Helsinki’ningerçeklerine :) Aşağıya maddeler halinde bana ilginç gelen ya da temel teşkil ettiğini düşündüklerimi sıralayacağım. Umarım yararlı olur. İyi okumalar :)

28 Eylül 2015 Pazartesi

Kaynak
Bu sefer bir değişiklik yapıp günümüzün bilim haberleri hakkında yazdığım kısa bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Özellikle yabancı kaynaklarda aşağıdaki iki konu hakkında da pek çok makale okumak mümkün, ancak Türkçe olarak basit bilgilere ulaşmak bazen zor olabiliyor :)

Lozan’da insan beyni projesi (Humain Brain Project) üzerine tartışa dursunlar, Amerika’daki Ohio State Üniversitesi’nden bilim insanları laboratuvar ortamında insan beyni geliştirmeyi başarmışlar.

İnsan beyninin nasıl çalıştığını kavramak 21. yüzyılın en önemli bilimsel hedeflerinden biri ve belki de en gereklisi; çünkü insan beyninin nasıl çalıştığını kavrarsak pek çok hastalığa da çare bulunabileceğini umut ediyoruz.  Bilim insanlarına göre ilk etapta Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar bu yapay beyin üzerinde test edilip geliştirilebilir. Tabii ki bu hastalıklar tedavileri olmadığı, doğrudan beyinle ilgili oldukları ve henüz nedenleri kavranamadığı için özellikle ilgi uyandırıyor, ama bunlara çare bulunmasıyla birlikte diğer sorunlarla ilgili çözümlere de ulaşmak kolaylaşacaktır.

24 Eylül 2015 Perşembe

Sanırım Milano, şimdiye kadar İtalya’da gördüğüm şehirler arasında en az hoşuma gideni. Belki Verona’dan Cenevre’ye dönerken hep Milano trafiğinde takılıp kalmamız, belki sanayi şehri olması, belki de çok fazla çarpık abidik gubidik mimari yapıyla donatılmış olması buna etkendir. Yine de görülmesi gerek diye düşünüyorum. Sırf gar binası ve Duomo için listeye eklenebilir :) Alışveriş çılgınları içinse pek bir şey söyleyemeyeceğim. Bence İstanbul’da aynı mağazaların ürünlerini çok daha uygun fiyatlara bulabilirsiniz, illa da İtalya’dan almak gerekmiyor: p

Milano’da kuşkusuz en çok hoşuma giden yer gar binası idi. Milano’nun gerçekten de kocaman bir gar binası var ve şehre trenle gelmeseniz bile gidip görülesi bir yer. 

21 Eylül 2015 Pazartesi

Verona yazımı kaleme aldıktan sonra aklıma Verona’nın Arena’sında gittiğimiz opera geldi. Sanırım tarihi doku içerisinde yaşadığım ilk gerçek opera deneyimi bu oldu.

Gittiğimiz opera Carmen idi. Oldukça hoş olmasına rağmen yaklaşık 4,5 saat sürüyordu ve itiraf etmeliyim ki, bunaltıcı bir yaz akşamında gittiğimizden, taşta oturmaktan bir taraflarımız yamyassı olduğundan operanın sonunu getiremeden çıkmak zorunda kaldık.

Tabii bu biraz hızlı geçiş oldu. En iyisi ben baştan güzel güzel anlatayım :) 

17 Eylül 2015 Perşembe


Nasıl olmuş da Verona yazımı hazırladığım halde yayımlamak için bir köşede unutup gitmişim anlamadım. Geç olsun güç olmasın diyeyim ve Verona hakkında yazdıklarımı paylaşayım :)

Verona, İtalya’nın kuzeyinde bulunan mütevazı bir şehir. Aslında pek çoklarının bildiği üzere şehrin ismi pek çok kez Romeo ve Juliet ile anılır; çünkü Shekspeare’in Romeo ve Juliet’i Verona’da geçer. Her ne kadar hikâyedeki karakterler geçeğe dayansa da, günümüzde Juliet’in balkonu diye gösterilen evin kimin evi olduğu belli değildir, yani mekânlar gerçek sayılmaz.

Verona, ERASMUS maceram boyunca görme şansı elde ettiğim ve bayağı hoşuma giden şehirlerin başında geliyor. Her ne kadar küçük olsa da, gerek mimari, gerekse kültürel açıdan oldukça zengin bir şehir. Zaten İtalyan mimarisi beni başlı başına etkileyen bir tür oldu. İtalya’ya gelmeden önce sürekli düşünüp dururdum; “Ne var ki İtalya’da millet öve öve bitiremiyor.” diye. Meğer gelip görmek lazımmış.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Lizbonyazımda da belirttiğim üzere, Lizbon’dansonraki durağımız Madrid olmuştu. Lizbon’danyaklaşık olarak 1saat uçuş mesafesinde olan Madrid’e varmak kolay oldu.

İlk gün için yapabileceğimiz fazla bir şey yoktu. Otelimizi bulup, çevrede biraz tur attık. Ulaşım sistemini kavramaya çalıştık. Madrid’in metro sistemi gerçekten de çok gelişmiş. Hemen her köşeye metro ile anında varmak mümkün; tabii ki grev yoksa (Yazımın sonunda bu imalı cümleyi neden sarf ettiğimi anlayacaksınız).

Otelimiz oldukça ucuz bir otel olmasına karşın temizdi. Her oda da vantilatör vardı. Zaten siz siz olun, hele ki yazın gidiyorsanız İspanya’ya, kalacağınız odada klimadır, vantilatördür bir şey var mı mutlaka kontrol edin. Sonra bunalabilirsiniz. 


Otelimiz şehrin göbeğinde bulunmasına rağmen otelin sokağına girince gözlerime inanamadım. En başta “ben yanlış düşünüyorumdur kadınlar hakkında”, diye suçu kendime atsam da, çok geçmeden sokakta bekleyen kadınların gerçekten de hayat kadınları olduğu ortaya çıktı. “Zaten otelin ucuz olmasından anlamıştım ben” diye düşünürken, yaptığımız kısa şehir turunda gördüm ki, her köşe başında bir hayat kadını mutlaka bekliyordu. Benim bildiğim bu işlerin de bir adabı olurdu; yani bir sokak bellenir, herkes orayı bilir, isteyen gider türünden; fakat İspanya’da gayet rahatlar diye düsünülebilir. Gerçi bu olayın rahatlıktan çok ekonomik krizin bir getirisi olduğunu dillendirenler de gördüm.

10 Eylül 2015 Perşembe

Cenevre’de Kalacak Yer Sorununa Çözüm Önerileri

Eğer bir gün yolunuz Cenevre’ye düşer ve uzun süreli kalmanız gerekirse, ilk fark edeceğiniz ayrıntı kalacak yer bulma sorunu olacaktır.

Cenevre’de yeni ev inşa edilemediği için ve şehre gelen sayısı her geçen gün arttığından, kalacak yer bulmak da bir o kadar sıkıntılı. Yine de umudu kesmeyin derim. Yalnız şehre gelişiniz kesinleşir kesinleşmez yapacağınız ilk şey kalacak yer ayarlamak olsun; çünkü öyle 1-2 ay önceden halledilebilir bir durum değil bu.

Aşağıya, araştırma yapabileceğiniz internet siteleri ve yerleri listelemeye çalışacağım. Umarım bir yardımı dokunur.

8 Eylül 2015 Salı



Bu yıl sanıyorum özellikle Yunanistan’daki ekonomik krizin etkisiyle fiyatların düşünmesiyle pek çok insan Türkiye’den Yunan adalarına akın etti. Benim böyle bir amacım yoktu ama denk gelmiş oldu. Yolum Bodrum’dan geçerken “Yahu hep buralardayız, Kos da karşıda, görüyoruz. 45 dakikada feribot geçiyormuş, neden gitmiyoruz ki?” diye sordum kendi kendime. Elbette öyle ha deyince gidilmiyor, vize gerek ne yazık ki. Neyse ki benim oturma iznim olduğundan problem olmadı, ama anladığım kadarıyla vize almak da çok zor değil Yunanistan’a; çünkü akın akın Türk gidiyordu adaya.

3 Eylül 2015 Perşembe

Münih dönüşü Neuschwanst Şatosunda Uyuyan Güzel’i anıp, Resia Gölü’ndeki çan kulesinin sırrını çözdükten sonra Verona’ya doğru ilerlerken karşımıza Ötz kasabasının tabelası çıktı ve birden “Bir dakika, şu 1990’larda bulunan meşhur Buz Adam buralarda bir yerlerde olmalı” dedik. Ne yazık ki kendisi Ötz’de değildi ama Bolzano’nun merkezindeki arkeoloji müzesindeydi.








Ötzi günümüzden 5300 yıl önce yaşamış ve doğal şartlarda buz içerisinde muhafaza olarak bizlere kadar ulaşmış büyük büyük büyük dedemiz diyebiliriz.

Ötzi, 1991 yılında Ötztal Alpleri’nde yürüyüşe çıkan iki turist Helmut ve Erika Simon tarafından bulunuyor. En başta Birinci veya İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma veya bölgeye yürüyüşe gidip kaybolan gezginlerden birine ait olduğu düşünülüyor cesedin. Böylece Avusturya’nın Innsbruck şehrine götürülen Ötzi’nin yaşı tespit ediliyor ve çok daha eskiye, Bakır Çağı’na ait bir insanla karşı karşıya kaldığımız anlaşılıyor. 

31 Ağustos 2015 Pazartesi


Münih ve Neuschwanst Şatosu maceramızdan sonra Avusturya’yı kat ederek (çok da uzun bir mesafe değildi zaten, Şato’dan İtalya’ya inmek yaklaşık 2,5-3 saat sürüyor; ama elbette trafik vardı, elbette abartısız tam 2 saat kıpırdamadan kaldık o trafiğin içinde) tam da İtalya Avusturya sınırında bulunan Resia’ya geldik.

27 Ağustos 2015 Perşembe


Disneyland’ın simgesi Uyuyan Güzel’in Şatosu’nun Almanya-Avusturya sınırındaki Neuschwanstein Şatosu örnek alınarak yapıldığını biliyor muydunuz?

Aslında doğruyu söylemek gerekirse ben pek benzetemedim iki şatoyu birbirine. Ama Almanya’daki şatodan yola çıkarak tasarlamışlar Disneyland’dakini.


Münih ziyaretimizden sonra arabayla İtalya’ya doğru dönerken yolda bu şatoya da uğrayalım dedik. Ama giderken yolda işler biraz karıştı ve sonunda şatoya kadar çıkamadık. Yani sadece aşağıdan bakmakla yetindik.

24 Ağustos 2015 Pazartesi


Reischenbah Şelalelerinden sonraki durağımız Münih’ti. Elbette gönül isterdi ki bir Oktoberfest zamanı gidelim, ancak denek gelemedik. Şimdi gitmek hiç gitmemekten iyidir deyip yollara düştük.

Meringen – Münih arası arabayla yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Biz yine bir konferans için Almanya’da bulunduğumuzdan şehrin merkezine trenle 20-25 dakika mesafedeki İbis Budget’de konakladık. Ancak şehir merkezinde, ya da daha yakınında uygun fiyatı başka oteller bulabileceğinizi düşünüyorum.

19 Ağustos 2015 Çarşamba









Geçtiğimiz ay Cenevre’den günübirlik Meringen’e, Reichenbach Şelalerini görmeye gittik. Yolculuğumuz arabayla ortalama 2,5 saat sürdü. Trenle gitmek isterseniz sanırım 3,5 saate yakın sürüyor aktarmalar yüzünden. Olur da yolunuz Interlaken’e düşerse, Meringen de aynı bölgede kaldığından girip bi şelaleleri görün derim.




Kaynak: Wikipedia






Peki bu şelalelerin özelliği ne?
(Bu noktadan itibaren Sherlock Holmes’e göndermeler olabilir, “yahu niye yazdın sonunu, ben bilmiyordum” diyen varsa okumasın, gerçi öyle açıkça şöylediğim bir şey de yok ama uyarmış olayım :))
Elbette bu kadar meşhur olmalarının en temel sebebi Sir Arthur Conan Doyle’un yazdığı Sherlock Holmes karakterini buradaki şelalelerden atması. 

Belki de pek çok yazarın yaptığının aksine Doyle, Holmes ve Moriarty karakterlerini ölümüne dövüştürmek için seçtiği bu noktayı kaleme almadan önce ziyaret etmiştir. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, İsviçre’ye yaptığı bir gezi sonrası pek beğendiği bu şelaleleri kitabına ekleyecek kadar değerli bulmuştur.

15 Temmuz 2015 Çarşamba



Yeni bir ülkeye taşınırken en önemli sorunlardan biri anlaşma güçlüğü olabiliyor. Özellikle de yeni yerleştiğiniz ülkenin dili hakkında pek fikriniz yoksa.

Ben Fransızcayı bilerek geldiğim için büyük problem yaşamadım; ancak aldığım sorular üzerine bir yazı kaleme almaya karar verdim. Belki yardımım dokunan birileri olur :)

Hiç Fransızca bilmeyenler için
Öncelikle belirtmeliyim ki ne yazık ki Cenevre’de ücretsiz bir Fransızca kursu yok. Eğer üniversitede ya da başka bir kurumda çalışıyorsanız bazen şirket ders ücretinizi üstlenebiliyor.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Belki de en iyisi bisikletle gezmek aslinda :)
En çok soru aldığım konulardan birisi insanların tatillerini nasıl planlayacakları üzerine oluyor. Özellikle de pek çok ülkeden geçecek insanların uygun yöntemleri bulmaları ülkeye ve diline yabancılarsa bayağı zorlayıcı olabiliyor.

Bazen harita üzerindeki iki nokta arasında oldukça kısa olarak gözüken mesafe aradaki dağlar yüzünden saatler sürebiliyor (Bakınız İsviçre’den Avusturya’ya geçmek, neredeyse 1 gününüzü trende geçirmeniz gerekebiliyor). Aşağıdakileri genel olarak Avrupa’yı temel alınarak yazdığım için diğer kıtalarda geçersiz kalabilir bazı bilgiler. Ancak yine de yararlı olacağını umuyorum.

Yazmaya başlamadan önce belirteyim, amacım herhangi bir reklam yapmak değil, maksat yardımcı olabilmek. Yazıklarıma ek olarak sizin de eklemek istediğiniz bilgiler varsa lütfen yorumlarınızı paylaşmaktan çekinmeyin. Şimdiden teşekkürler :)

21 Mayıs 2015 Perşembe

Cambridge tarafından Boston merkeze bakış
Amerika gezimizin son durağı Boston’du. Boston’a yaklaşık olarak 1,5 gün geçirdik. Açıkçası şehri küçümsemek gibi olmasın ama bu süre zarfında 3 kere şehir turu attık, görmek istediğimiz her noktayı da gördük.

Bir önceki durağımız olan New York’dan Boston’a otobüsle geçtik. Sanıyorum kişi başı 20 dolar gibi bir ücret ödedik. Yolculuk 4 saat sürüyor, herhangi bir mola yok ama otobüsde WC vardı, biz Bolt Bus ile seyahat ettik, genel olarak memnun kaldık. Sabah 8 gibi kalkan otobüsümüz 12’ye doğru bizi Boston’a ulaştırdı. Otobüs terminali Boston’un göbeğinde, o yüzden çevreye ulaşımınızın zor olacağını düşünmüyorum. Aynı merkezilik durumu havalimanı için de geçerli. Gerçekten de neredeyse şehrin içinde olan havalimanına merkezden otobüsle ulaşmak en fazla 15-20 dakika sürüyor.

19 Mayıs 2015 Salı



Sanırım Amerika gezimizin en zevkli ayağına geldik. Her ne kadar New York gibi pek çok etkinliği içinde barından bir şehir için fazla vakit ayıramamış olsak da, 4 gün (hatta 3 buçuk) belli başlı yerleri fazlaca koşturmadan gezebilmemiz için yeterli oldu.

Şimdiye kadar pek çok kişiden New York ve İstanbul arasındaki benzerlikleri dinlemiştim, bir de kendi gözlerimle görmüş olmak değişik oldu. Yine de belirteyim, New York’la İstanbul’un kalabalık ve etkinlik bolluğu dışında pek de ortak noktası yok gibi geldi bana. Hatta pek çok yönden İstanbul çok daha ferah gözüktü gözüme. New York’da, elbette merkezi oluşturan Manhattan kısmında, kalabalık bazen fazlasıyla can sıkıcı olabiliyor, bir süre sonra üstünüze üstünüze gelmeye başlayan gökdelenler de cabası. Bir kere gölge ediyorlar, güneşi engelledikleri için hava sıcak olabilecekken bile soğuk etkisi yaratıyor, hatta fazladan rüzgara bile sebep olduklarını düşünüyorum :D Bu arada küçük bir karşılaştırma için, şu anda şehrin en yüksek gökdeleni ünvanını elinde bulunduran One World Trade Center 541 metre, eski şampiyonlardan Empire State Bulding 381 metre ve Türkiye’nin en yüksek binası İstanbul’daki Sapphire ise 235 metre. Neyse her yerde bulunabilecek genel bilgilerle fazla akıl karıştırmadan kendi gözlemlerime geçeyim :)


14 Mayıs 2015 Perşembe

Baltimore ve Washington DC neredeyse birbiri içinde sayılabilecek iki şehir. « Washington’a giderseniz Baltimore’u da kesin görün » demeyeceğim ama « Baltimore’a gitmişken Washington’u da görmeden etmeyin » derim :)


Dediğim gibi Baltimore Washington DC arası oldukça yakın olduğundan uçakla gidip gelmenizi gerektirecek bir durum söz konusu değil, bu durumda ya trenle ya da özel arabayla iki şehir arasında ulaşımı sağlayabilirsiniz. Tren biletlerini önceden almak bilet fiyatları açısından avantaj olabilir. Sanıyorum trenle iki şehir arası yaklaşık 1 saat sürüyor. Keza araba kiralarsanız da 1 saat sürüyor. Tek problem merkezde araba için yer bulmak olabilir. Ama biz gayet rahat çok da merkez de, kısmen de ucuza bir otopark bulduk. Siz de arabayla giderseniz aklınızda bulunsun « Ronald Reagan Building and International Trade Center”ın otoparkı hem çok merkezi hem de günlük (zaten başka şansınız olmuyor gibi 1 saatte kalsanız 1 günde aynı fiyat) 11 ya da 13 dolardı. Özel günlerde fiyat artıyor olabilir, ama çevredeki diğer otoparkların en az 15-18 dolardan başladığı ve -nedense- pazar günleri çoğu ucuz otoparkın kapalı olduğu düşünülürse oldukça makul bir fiyat. Araba kiralama ile ilgili bilgileri bir önceki yazımda - Philadelphia - bahsetmiştim. Dilerseniz göz gezdirebilirsiniz.

Washington'a gider iken...
Peki Washington DC’de ne yapılır ? Başkentte herkesin zevkine hitap edecek bir müze, bir aktivite bulunuyor. Gerçekten kültürel açıdan oldukça dolu bir şehir ve tüm müzeler birbirinin yanında. Sadece şehrin National Mall kısmında 2 - 3 gün geçirebilirsiniz tüm müzeleri gezmeyi dilerseniz. Müzelere giriş ücretsiz. Dilerseniz yardım için giriş çıkışlarda para yardımı yapabileceğiniz yerler var tabii. Biz tüm müzelere şöyle bir girip çıktık desem yeri. Gönül daha uzun uzun vakit geçirmek istiyordu, ancak bir yandan da kalan müzeleri ve anıtları da görmek istiyordu, o yüzden « bir daha ne zaman geleceğiz buralara, hızlı görmek hiç görmemekten iyidir » diyerekten hepsine daldık :)

25 Nisan 2015 Cumartesi


Baltimore’da konaklarken günü birlik, arabayla yaklaşık 1,5 - 2 saat uzaklıktaki Philadelphia’ya gitmeye karar verdik. Yalnız kararı o kadar ani verdik ki, yola çıkmaya karar verdiğimizde saat 10:30-11:00’e geliyordu.

2 hafta öncesinden tren biletlerine bakmıştık, ancak fiyatlar uçuk bir şekilde tek kişi tek yön 100 dolar civarında dolaşıyordu. 1,5 saatlik tren yolculuğunun neden bu kadar pahalı olduğunu anlayamadık. Ardından otobüsle gitmeye karar verdik; ancak Baltimore’un ve Philadelphia’nın otobüs terminallerinin pek merkezi kalmadığını düşünerek o işten de vaz geçtik. Sonunda araba kiralamakta karar kıldık. İnternetten kiralayacak vaktimiz kalmadığı için direkt kiralanacak yere gitmeye karar verdik. Hazırlanıp otobüsle merkeze inmemiz, arabayı kiralacağımız yeri bulmamız yine 1 saat sürdü. Ama asıl vakit kaybını arabayı kiraladığımız yerde yaşadık. ABD’deki arabaların otomatik olduğunu biliyorduk, ancak bu kadar da otomatik beklemiyorduk. Anahtarınız bile yok, direkt bir düğmeye basıyorsunuz ve o da ne çalışMIyor ! Evet, hem basit hem değil. Biz tabii düğmeye basıp beklemeye başladık ama birşey olmadı arabaya. Ne ses geliyor ne hareket ediyordu. Girip içeridekilerden yardım istedik 1-2 kez. Araba kullanmayı bile bilmediğimize karar verildi, bayağı da dalga geçildi ama sonunda halimize acıyan kadın görevli gelip bize arabayı nasıl kullanacağımızı anlattı :D Meğer düğmeye ve frene ayni anda basisimizi tam olarak ayarlayamamisiz. Nereden bilelim tabii biz de, hadi Türkiye neyse de Avrupa’da otomatik arabanın o’su yok o derece (En azindan Fransa & Italya icin konusalim. Zaten ben artık 3. soruşumda ‘Avrupa da yok otomatik araba’ dedim de öyle ikna oldular göstermeye). Böylece herşeyi halledip yola koyulduğumuzda saat 13:00’e geliyordu.

23 Nisan 2015 Perşembe


Sonunda biz de Amerika’ya ayak bastık. Evet, hakikaten de her şey filmlerden fırlamış gibi, bu kadar gerçekçi filmler yaptıklarını bilmiyordum Amerikalıların... Yine de artık kendimizi fazla doldurduğumuzdan mı, ya da belki de koca ülkenin tamamını gezmediğimizden mi, bizi pek tatmin etmedi gördüklerimiz.  Eğlenceli, en azından hayatta bir kere gidilip görülesi yerler, ancak iş yaşamaya geldi mi, bence dünya üzerinde bulabileceğiniz çok daha şahane yerler var :) Neyse sözü fazla uzatmadan gezdiğimiz 5 şehir üzerine deneyimlerimi anlatayım. İlk şehrimiz, vaktimizin çoğunu geçirdiğimiz Baltimore idi. Her şehir için ayrı başlık açacağım. Bu ilk yazı olduğundan her şehri listeleyip metinler arasında geçişinizi kolaylaştırayım (Makaleler yayımlandıkça başlıklar aktif olacaktır).

5 Mart 2015 Perşembe


Şubat başında bir haftalığına Helsinki’deydik, ancak zamanımızın çoğunu kağıt işleriyle geçirdiğimizden ve hava da biraz soğuk olduğundan Helsinki’nin altını üstüne getirme imkanımız olmadı.

Cenevre’den Helsinki’ye direkt uçmak için tek şansınız Finnair ve yolculuk 3 saat sürüyor. Fiyatları oldukça tuzlu ve ne yazık ki bu pahalılığa rağmen çay kahve ikramı dışında bir ikramları yok. Para verip alacağınız yemekler de çok küçük gözüktü gözümüze. O yüzden en iyisi Türk usulü evde köfte ekmek yapıp onunla uçağa binmek.

Helsinki havalimanı gerçekten çok sakin ve huzur verici bir yer. Bagaj alım sahasındaki yapma çiçekler bile insanı gece yarısı, yarım saati rötarla geçen 3,5 saatlik yolculuk sonrası mutlu edebiliyor.

1 Mart 2015 Pazar


24 Haziran 2010 günü Lizbon’daki son günümüzü, Lizbon’a trenle 45dk uzaklıktaki Sintra’ya ayırdık. İyi ki de ayırmışız, masal şehri gibi bir şehirdi Sintra. Herhalde Portekiz’de de en çok eğlendiğimiz yerdi (zaten bir Lizbon’u görmüştük hehe).

Sintra’da görülebilecek belli başlı 3 nokta var. Şehir merkezi, Mouros Kalesi ve Pena Sarayı ve bahçesi. Bahçe dediysem sakın küçük bir şey düşünmeyin, gerçekten kocaman bir “orman”ı var Pena’nın. Öyle bir tarafından bir tarafına yürümek pek kolay değil.

Şehir merkezinde fazla gezecek yer yok; yarım saat turladıktan sonra ring sefer yapan otobüslerden birine atlayıp kaleye doğru çıkabilirsiniz. Yürümek isterseniz o da sizin tercihiniz; ama kaç saatte tepeye çıkarsınız o bir muamma; çünkü dik ve dönemeçli bir yol sizi bekliyor. Özellikle günübirlik gittiyseniz yürüyerek vakit kaybetmeyin derim.

10 Şubat 2015 Salı


ERASMUS günlüklerine Portekiz’in incisi Lizbon ile devam ediyorum.

2010 Haziranında ERASMUS’dan arkadaşlarımla birlikte 6 günlüğüne Lizbon ve Madrid’e gittik. Gezimizin ilk durağı Lizbon’du. Lizbon’da geçirdiğim 3 gün boyunca kendimi adeta evimde gibi hissettim. Bunun önemli sebebi ise Lizbon’un hem coğrafya, hem de insan yapısı olarak Türkiye’yi andırması idi. Şehrin iki yakası arasından geçen boğaz ve köprü adeta İstanbul Boğazı’ndan bir manzarayı hatırlatırken, aslında şehrin genelinde bir İzmirlilik vardı. Gerek bina yapıları, gerek ılıman iklimi, gerekse şehrin yüksek ve alçak kısımları arasında ulaşımı sağlamak için kullanılan asansörü ile bana en çok İzmir’i anımsattı.

Lizbon, diğer Avrupa şehirlerinin çoğuna göre büyük bir şehir ve şehrin bir ucundan diğer ucuna yürümeniz pek kolay değil; ancak otobüs ve metro hattı gelişmiş olduğundan, şehir içinde ve yakınında yer değiştirmeniz zor olmayacaktır. Bir kereye mahsus olarak 1,5 euro’ya bir kart satın aldıktan sonra günlük sınırsız dolduruş kişi başına 1,6 euro gibi bir ücret. Böylece şehirde rahatça gezebilirsiniz (bu fiyatların 2010 için geçerli olduğunu unutmayalım. Şimdiye artmış olabilir).

Lizbon’da en çok hoşunuza gidebilecek şey, şehrin merkezine yakın plajlar ve ucuzluk. Gerek ulaşım, gerekse yemek-içmek olsun, Lizbon Avrupa’daki başkentlerin en ucuzudur herhalde. Üstelik hemen herkesin de gayet güzel İngilizce anlaşabiliyor olması bir turist olarak bizi sevindirdi (çünkü İspanya deneyimlerimizden sonra Portekiz’de de kimsenin İngilizce konuşamayacağına karar vermiştik).

Cenevre’den sabahın köründe bindiğimiz uçağımız 3,5 saatlik bir yolculuğun ardından saat 13 gibi Lizbon havalimanına indi (Not: Portekiz İngiltere ile aynı saat diliminde. Yani Cenevre ile 1, Tükiye ile 2 saat fark var). İlk işimiz elbetteki hostelimize gidip yerleşmekti. 3 gece boyunca ikamet ettiğimiz hostel, hem çok ucuzdu, hem de çok konforluydu. Kaldığımız iki kişilik oda hergün temizleniyor ve havlular bile değiştiriliyordu. Lizbon gürültülü bir şehir olmasına rağmen, hostelde gürültü problemi de çekmedik.

5 Şubat 2015 Perşembe

Küçük Prens’in Ardından...

5 Şubat 2015 Perşembe - 4 yorum

Küçük Prens’i elime ilk aldığımda ilkokuldaydım. Daha yeni yeni okumayı söktüğümden pek de farkına varamamıştım yazarın söylemek istediklerinin; ancak Küçük Prens’in güzelliğinin buradan geldiğine inanıyorum. İnsanın her yaşında farklı anlamlar çıkartabileceği bir eser bu. Belki de bu yüzden bu özel kitabı çevirmek bir o kadar zor ama çok da değerli. Pek çok altmetnin getirdiği zenginliği hedef metne aktarabilmek ve okuyucuya da anlatabilmek, Saint-Exupéry’i onlara da ulaştırabilmek en büyük amaç.

Küçük Prens dünyada en çok okunan (belki de satılan demeliyiz) ilk üç kitap arasındaymış (ilk sırada dini kitaplar yer alıyor). Ben küçükken de bu kadar popüler miydi, tam olarak hatırlamıyorum. Günümüzde popülerliğinin yanı sıra bir idol haline gelmiş halde Küçük Prens. 7’den 70’e herkesin bildiği, hemen herkesin evinde kitabının yanı sıra Küçük Prens baskılı herhangi bir nesnenin (kutu, bardak, tişört vs.) de yer almasına sebep olan bir karakter o.

2 Şubat 2015 Pazartesi



Oslo’da kaldığımız sürenin büyük bir kısmını Holmenkollen’deki konferansda geçirdik. Bu yazıda sizlere Holmenkollen (ve doğal olarak Oslo) çevresinde yapabileceğiniz kış aktiviteleri hakkında bilgi vermeye çalışacağım.

Holmenkollen Oslo’nun merkezine trenle 20-25 dakika mesafede. Bu sayede Oslo’nun merkezinde konaklayıp günübirlik Holmenkollen’e gidip gelebilirsiniz. Tabii yapacağınız aktiviteye göre gidiş noktanız Holmenkollen’den başka bir yer de olabilir. Ancak herhalükarda trenle ulaşım mevcut. Oslo hakkındaki yazımda da belirttiğim üzere tek yön bilet 30NOK, günlük bilet ise 90nok. Özellikle kızakla kaymayı düşünüyorsanız günlük bilet almanızı tavsiye ederim.

Eğer Holmenkollen'de konaklamayı düşünüyorsanız tek yer sanıyorum ki Holmenkollen Park Hotel. Biraz tuzlu. Dilerseniz haftasonları brunça da gidebiliyorsunuz. Açık büfelerinde fazlaca çeşit var, tatmin edici. Özellikle somon balığını her türlü formda yemeniz mümkün (püre, soğuk, sıcak, salatada, yemekte, bütün olarak vs..)

28 Ocak 2015 Çarşamba

 
Ocak aynın başında bir seminer için bir haftalığına Oslo’daydık. Böylece hayatımda ilk defa bu kadar kuzeye gitmiş oldum. Eee haliyle Oslo’dayken pek çok şehir ve ülke de güneyde kalıverdi birden. Mesela hiç Danimarka’yı güneyde bir ülke olarak düşünmemiştim, ya da Londra’nın Toronto’nun, Quebec’in bulunduğumuz yerden güneyde kalması oldukça garipti. En azından bakışaçısı açısından :)

Sanıyorum Oslo’ya en depresif zamanlardan birinde gittik. Tabii bunu gün içerisindeki gündüz/gece dengesine ithafen söylüyorum. Hava sabah 9’dan önce aydınlanmaya başlamıyor, 14:30 - 15:00’de de kararmaya başlıyor ve en geç 16:00’da etrafı tamamen karanlık oluyordu. Yani hava çok bulutlu değilse ortalama 5,5 saatlik bir “gündüz” kavramı vardı biz oradayken. Açıkçası bu durum bize çok da depresif gelmedi. Tabii topu topu 5-10 gün kaldık, birkaç ay bu durumda kalmak insanı depresyona ne kadar sokar şuan için bilemiyorum. Ama yıl sonundan itibaren kuzey ülkelerinin birinde deneyimlemelere başlayacağımızı söyleyebilirim (hmm.. konum mu değişecek nedir...).

16 Ocak 2015 Cuma


ERASMUS’dayken Almanya’da ziyaret ettiğim ikinci şehir Leipzig idi. Aslında Leipzig’in haritadaki konumu da dahil olmak üzere, şehir hakkında hiçbir fikrim yoktu; taa ki birkaç Alman arkadaşım beni davet edene kadar. Böylece giderken Berlin’de duraklamış, sonra da arkadaşlarımın yanına gitmek üzere Leipzig’e geçmiştim.

Leipzig isminin kökeni “Lipsk”ten geliyormuş ve “ıhlamur ağaçlarının bulunduğu yer” demekmiş. Burada doğmuş olan ve Leipzig Üniversitesi’nde de bir süre çalışan filozof Leibniz de şehrin önemli sembollerindendir.

Leipzig, belki de Eskişehir kıvamında, fazla büyük olmayan ve içi öğrencilerle dolu bir üniversite şehri. Bu yüzden olsa gerek, etrafta öğrenciler için çok güzel cafe/bar/restorantlar var. Üstelik oldukça uygun fiyatlara karnınızı tıka basa doyurabilir veya birşeyler içebilirsiniz.

15 Ocak 2015 Perşembe

Hüzünlü Bir Şehir : Berlin

15 Ocak 2015 Perşembe - 2 yorum


Berlin gerçekten de içerisinde pek çok Türk’ün yaşadığı, belki de Avrupa’nın en önemli ve büyük başkentlerinden biri. Öyle ki havalimanına inince kendinizi İstanbul’a inmiş gibi hissediyorsunuz, her köşede birleri Türkçe konuşuyor. Havalimanından çıktıktan sonra da durum farklı değil, bir kaç metre yürüdükten sonra sağdan soldan bangır bangır Serdar Ortaç çalarak geçen arabalarla irkiliyorsunuz. Almanlarda duruma alışmış. Benim birlikte kaldığım Alman arkadaşlar bile şakayla karışık “İstanbul’dan sonra en çok Türk’ün yaşadığı şehir Berlin, biliyor muydun?” ya da “Kaybolursan merak etme, biraz ilerde, köşede yön soracak bir dönerci mutlaka vardır” diyorlar.

14 Ocak 2015 Çarşamba


ERAMUS’da kaleme alıp yayınlamadığım yazılarıma İsviçre’nin İtalyanca konuşulan kısmına (Ticino’ya) olan gezilerimle devam ediyorum. Okumanın kolay olması açısından, üç şehrin ismiyle andığım üç bölüme böldüm yazıyı. Bakalım 2010’da Ticino’da durumlar nasılmış :)

Lugano



Nisan ayının başında İtalya’da geçirdiğim Paskalya tatilimin sonunda, Milano üzerinden dönüşe geçmiştim. Milano’dan sonra sırasıyla Lugano, Locarno ve Luzern güzergahını izleyerek Cenevre’ye dönüş yaptım. 

6 Ocak 2015 Salı

Kaynak
Küçükken televizyondaki sirk ve sihirbazlık gösterilerini izlemeyi pek severdim. Sonra yıl sanıyorum ‘99’du, David Copperfield geldi İstanbul’a. Ya ben çocuk olduğumdan gözümde çok büyütmüştüm, ya da hakikaten acayip tantanası yapılmıştı. Ancak biletler el yaktığından gösteriye gitmemiştik.

Böyle böyle hep içimde bi ukte olarak kaldı sanırım sihirbazlık. El çabukluğum da yok ki kendi kendime yapayım :)

Derken geçen ay Arturo Brachetti’nin Cenevre’de pek çok gösteri düzenleyeceğini öğrendik. Böylece geçtiğimiz pazar günü için Théâtre du Léman’da yerimizi ayırttık. Yeri gelmişken söyleyeyim, gayet lüks bir otelin içerisinde bulunan Théâtre du Léman’nın koltukları gerçekten çok kötüydü. Bir kere yere çok yakındı (ben bile ufacık boyumla dizlerimin kafam hizzasına geldiğini gördüm), ayrıca koltuk sıraları arasında da fazla boşluk yoktu. Neyse ki bizim önümüz boştu. Ola ki buraya gösteri izlemeye giderseniz bildiğiniz olsun öndeki ilk 5-6 sıradan yer almayın, yoksa sahneyi tavana bakar gibi seyretmek zorunda kalabilirsiniz. Bizim koltuklar sağ tarafta kalmasına rağmen sahneyi gayet iyi görüyorduk, giderseniz size de tavsiye derim, görüş açısı bakımından aşağıdaki fotoğrafa bakabilirsiniz. Ayrıca sahneye de çok yakındık.