13 Aralık 2012 Perşembe



Bu yıl -sonunda-, uzun zamandır gitmek istediğim Lyon'daki Işık Festivali'ne katıldım.



Bu sene 6 - 9 aralık tarihleri arasında düzenlenen Fêtes des Lumières'in tarihi 1850'li yıllara kadar uzanıyor. Yer yıl düzenlenen bu görsel şölene Avrupa'nın ve dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok insan akın ediyor.

İlgi yoğunluğuna en güzel örnek şüphesiz ki otellerdeki doluluk oranları olacaktır. Festivalin başlamasına 1,5 aydan daha uzun bir süre varken otel arayışlarına başlamıştım. Ama arada uzun bir süre olmasına karşın tüm oteller doluydu. İnternette gezmediğim site, girmediğim otel adresi kalmadı sanırım. Hepsi de doluydu.  Baktım ki kalınacak gibi değil, bari günübirlik gidip gelelim diye plan yapmaya başladım. Fakat günübirlik gitmek de ayrı problemdi. Çünkü Lyon'dan Cenevre'ye kalkan son tren saat 21:00'de idi. Eh 21:00'de dönüşe geçeceksek festivale gitmenin pek bir anlamı yoktu...

Ben böyle üzgün ve hüzünlü bir şekilde 'şimdiden gelecek yıl için otel rezervasyonlarına başlayayım bari' diye aklımdan geçirirken imdadıma küçük köyümüzün turist bürosu yetişti. 1 günlüğüne, gidiş dönüş kişi başı 20euro olmak üzere Fête des Lumières için 2 otobüs kaldıracaklardı. İnanılmaz sevindim ve hemen telefona sarılıp bilet ayırttırdım. İyi ki de hemen aramışım, yoksa otobüs planı da suya düşecekti.

İşte tüm bu zorluklara

26 Kasım 2012 Pazartesi


Örgü örmek, evdeki fazlalıkları bir şekilde geri dönüştürmek hep hoşuma gitmiştir. Ama örgü işinde şimdiye kadar bir kaç atkı ve yelek denemesinden ileri gitmemiştim. Aynı şekilde dikiş işini de orası burası sökülen, düğmesi düşen kıyafetleri düzeltmekten başka pek kullanmamıştım.  Ama Cenevre'ye geldikten sonra işler değişti. Hem ekonomi yapmak adına, hem de elde kalanları, fazlalıkları değerlendirmek adına yaratıcı fikirler geliştirmeye başlıyor insan.

İlk fikir bir kaç top yün alıp, ufak bir battaniye yapmaktı. Biraz uzun sürdü, pek simetrik falan olmadı ama kullanışlı oldu. Artık film izlerden bacaklarım üşümüyor (nedense sadece birşeyler izlerken üşür o bacaklar. Mesela bilgisayar kullanılırken de aynı pozisyondayız, ama aynı tepki olmuyor).

2 Kasım 2012 Cuma




Bildiğiniz üzere 31 Ekim temel olarak Amerika olmakla birlikte dünyanın hemen her yerinde Cadılar Bayramı olarak kutlanıyor.

Cenevre de bu bayramın genel olarak kutlandığı yerlerden biri, ancak bu yıla kadar ev partileri, grup partileri dışında büyük bir hareketlilik görmemiştim (belki de bir kaç ay öncesine kadar büyük bir binada oturmadığımdan). Bu yıl gerçekten de bir Cadılar Bayramı atmosferi yaşadım. Akşam üzeri 7'den akşam 10'a kadar kapının önünde

31 Ekim 2012 Çarşamba


During this September, I spent four days in the south of Turkey.

Muğla and Antalya provinces are so popular to pass a nice vacation especially at the beginning of the summer or autumn. In general, you can swim until the half of November (or also in Easter).

Our firt stop was Fethiye which is a city and district of Muğla. You can find so many attractions in Fethiye: Sea, sun, paragliding (but I think a little bit dangerous), jeep safari, canoe, canyons, tombs etc.

Fethiye is also the home of the Tomb of Amyntas which was built in 350BC by the Lycians. You find it at the top of the city. 


5 Ekim 2012 Cuma


İnsanın yurtdışına çıktığı zaman en çok aradığı şeylerden biri hiç şüphesiz ki damak tadımıza uygun yiyecekler. En başta bu pek sorun olmasa da (en azından Avrupa'da, sonuç olarak Asya ülkelerinde durum daha farklı olabilir), yabancı bir ülkede uzun süreli misafir kalınca insan, alıştığı tatları aramıyor değil.

Bu tatları elde etmek için de genellikle elimizde 3 seçenek oluyor:
  1. Evimizde kendimiz hazırlamak
  2. Marketlerdeki Türk menşeli gıdaları reyon aralarından bulup çıkartmak, ya da bir Türk bakkal bulmak.
  3. Türk lokantasına gitmek


Elbette bu 3 seçenek bir ülkede her zaman aynı anda bulunmayabilir.

Ben genellikle birinci ve

19 Eylül 2012 Çarşamba


Eylülün 15 gibi İstanbul'dan Cenevre'ye geri döndük. Bir haftalık kısa ama sıcak bir tatilin ardından (bkz. Fethiye, Kaş vb... Onu da ayrıca kaleme almak lazım) İstanbul'dan Cenevre'ye dönmek, sonbaharı yaşamadan, yazdan kışa atlamak demekmiş... Geldiğimiz gibi çıkardık yorganları. Gündüzler öyle aman aman soğuk olmasa da, geceleri yorgan örtülüyor. Böyle giderse bir yorgan daha satın almamız gerekecek.

Cenevre'ye gelince mevsimlerin hızı hayata da yansıdı. Her ne kadar Cenevre pek hayat dolu olmasa da (İstanbul'daki o kalabalığa tekrar alıştığım 15günden sonra), gerek üniversitede derslerin başlaması, gerekse tekrar yemek

16 Ağustos 2012 Perşembe



Biraz zor oldu, ama ben de yolumu Roma'dan geçirdim.

Açıkçası beni, gördüğüm diğer büyük şehirlere kıyasla (İstanbul'u bu listeye dahil etmiyorum) çok daha fazla etkiledi. Bir kere her tarafından tarih fışkıran bu şehirde hava da bedava, su da! Doğrusu hiç beklemiyordum böyle bir durumu. Bir kere büyük şehir, nasıl olurda her köşe başında bir çeşme olur, her çeşme de içilebilir olur inanamadım. Cenevre'de bile daha az çeşme var.

İkinci olaraksa tarihi yapısı etkiledi beni. Her sokakta, her köşe başında çekecek bir kare, dikkat etmeniz gereken bir ayrıntı yakalayıveriyorsunuz. Tabii ki trafik keşmekeş, yollar araba ve motosiklet doluydu, bir de yaz ayının getirdiği

26 Temmuz 2012 Perşembe

Borghetto

26 Temmuz 2012 Perşembe - Hiç yorum yapılmamış


İtalya'nın tamamını gezmiş değilim, ancak yine de Borgetto'nun İtalya'nın en şirin kasabası olduğunu iddia edebilirim. :)

Tren ile ulaşımın çok kolay olmadığı, mümkünse araba ile gidilmesi gereken Borghetto için bir ortaçağ kasabası desek yanlış olmaz. Küçük şelaleciklerle süslü bu yerde dere kıyısında gezinti yapabilir, ya da kasabaya yukarıdan bakan Scaligero Kalesi'ni

19 Temmuz 2012 Perşembe

Jesolo'da 3 gün

19 Temmuz 2012 Perşembe - Hiç yorum yapılmamış

Yazın İtalya'nın kuzeyine yolunuz düştüyse, hele de Venedik taraflarına, Adriyatik Denizi'nin serin sularında rahatlamak için Jesolo'yu seçebilirsiniz.

Bu küçük belde de pek çok kamp alanı ve otel bulunuyor. Sezona göre değişmekle birlikte her bütçeye uygun yer olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak Jesolo gecelerine dikkat etmekte fayda var; çünkü her ne kadar gündüzleri hava oldukça sıcak olsa da, gece

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Bilim Gecesi

9 Temmuz 2012 Pazartesi - Hiç yorum yapılmamış





Bu yıl 9uncusu gerçekleşen Bilim Gecesine ilk defa katılma şansı elde ettim. Bilim gecesi, her ne kadar 2000 yılından itibaren gerçekleştirilen bir aktivite olsa da sonuncusu 2010'da yapılmış. Açıkçası alana giderken bu kadar eğlenceli bir aktivite ile karşılaşmayı beklemiyordum, daha çok sadece çocuklara

7 Temmuz 2012 Cumartesi



İstesem tutturamazdım bu kadar çeşitliliği. Bir insanın evinde her türden fiş/priz kombinasyonu olabilir mi? Biz de var ne yazık ki.

İsviçre sınırında, Fransa bölgesinde oturup elektronik eşyaların bir kısmı da Türkiye ve İtalya'dan gelince böyle oluyor.

Açıkçası ne yalan söyleyeyim, ERASMUS'la İsviçre'ye gelmeden önce  Amerika gibi uzak kıtalar dışında elektronik eşyalarla ilgili bir problemimiz

5 Temmuz 2012 Perşembe




Öyle pek sos isimlerini, çeşitleri bilen biri değilimdir. Geçen gün tesadüfen Café de Paris sosuyla ilgili bir bilgiye denk geldim, sizlerle de paylaşmak istedim.

İstanbuldayken ara ara çeşitli restoranlarda, kafelerde hep denk gelirdim bu sosa. Ancak üzerine "işte Paris'den çıkma bir sos" diye düşünmekten başka birşey yapmamıştım. Meğerse kendisinin Paris'le, hatta Fransa ile bile ilgilisi yokmuş.

Bu sosa ismini veren "Café de Paris" restoranı Cenevre'de

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Buaralardan yayın yapıyorum diye İstanbul üzerine yazmayacak değilim, değil mi? Bu sefer İstanbul'un tılsımlı sütunları hakkında birşeyler paylaşmaya çalışacağım.

Bu sütunlar hakkında genel olarak internette araştırma yaptığımız zaman sadece 15 tılsım karşımıza çıkıyor. Oysa Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde 17 tılsımlı sütundan bahsetmekte.


Bizans imparatorları İstanbul'u istilalardan, kötülüklerden, salgın hastalıklardan korumak için farklı dönemlerde farklı noktalara tam 15 anıt dikmiş. Tılsımlı olduğu düşünülen anıtların her birinin ayrı hikayesi var. Efsanelerin anlattığına göre hepsi de bulunduğu yerleri korumuş.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sinin 1.Cilt-1.Kitabının (YKY yayınlarına göre) altıncı bölümünde de bu sütunlardan 17 tane olarak bahsedilir. "İstanbul'un içinde ve dışında olan acayip ve garip tılsımları bildirir" başlığı altında 17 adet tılsımlı sütunun hikayesi anlatılır.

Evliya Çelebi, bu sütunları anlatmaya şöyle başlar:

"Önce Madyan oğlu Yanko devrinde ve Vezendon Kral devrinde Kostantin devletinde İstanbul o kadar şen ve bakımlı olup insan deryası oldukta yedi iklimden usta mimar ve mühendisler, cereskal ilminde yetkin ustalar, öğretici kâhinler, yıldızlar ilminde kâmiller, kaf ilminde üstadlar her ülkeden İstanbul'a toplanıp bilgi ve becerilerini göstermek için Konstantin'e

29 Haziran 2012 Cuma


If you want to visit Istanbul, probably you already know some place to see, but I will try to propose some "maybe" not known destination.

For example the district of "Kadıköy" which is on the Asian side. You can arrive there by ship from the districts of Karaköy, Eminönü or Besiktas. When you are passing to the Asian side, you will see the "Haydarpasa" train

27 Haziran 2012 Çarşamba


Hazır Paris'e kadar çıkmışken, bir de Normandiya taraflarına uğrayalım dedik. Böylelikle Le Havre, Etretat ve Fécamp'da toplam 3 gün geçirmiş olduk.

Açıkcası Paris'den Le Havre'a doğru yola çıktığımız zaman bizi ne beklediği hakkında pek de fikrimiz yoktu. 9 yıl önce bir Saint Malo macerası yaşamıştım ve çok hoşuma gitmişti, ancak internetten Le Havre ile ilgili bilgi edinmeye çalıştığımızda pek fazla bilgi bulamadık.

1. Gün - Le Havre

Trenle Paris - Le Havre arası yaklaşık olarak 2,5 saat sürüyor. Biletinizi önceden alırsanız çok daha ucuza gelecektir, ancak biz teknik aksaklıklar sebebiyle bilet alma işini biraz geçe bıraktık. Bu yüzden kişi başı 32euro gibi bir tutar ödedik.

Le Havre'a vardığımızda öğlen olmasına rağmen pek güneşli bir hava yoktu. Bu havaya ek olarak gardan çıkar çıkmaz etrafımızı saran yol çalışmaları (sonradan tramvay çalışması olduğunu öğrenecektik), çevredeki irili ufaklı haller ve doklar biraz şevkimizi kırmıştı. Elbette Akdeniz ya da Ege kıyılarındaki gibi muhteşem bir tatil kasabası beklemiyorduk, ancak sanırım biraz daha değişik bir yer ummuştuk.

Böylelikle, kazılmış yolların üzerinden hoplaya zıplaya

26 Haziran 2012 Salı



Neredeyse 2,5 yıl olmuş Paris Güncesini yazalı. İnanamadım birden. Ne kadar hızlı geçiyor zaman ve ben yine Paris'deydim.(Paris Güncesi'ne ulaşmak için tıklayınız...)

Biraz sürpriz oldu bu seferki gezi. Öyle plan-program yapmadım, yapamadım. Zaten gezip görmek için de hiç görmediğim bir yere gitmeyi tercih ederdim, ama arada gelen fırsatları değerlendirmek lazım, herşeye rağmen güzel geçti. İlk gezimde göremediğim, yapamadığım şeyleri kapatmaya çalıştım, biraz da ayrıntıya indim Paris'de.

Mesela ne yaptım? Gittim Notre Dame'ın tepesine çıktım, bahçelerde daha çok vakit geçirdim, Napoleon'un mezarını ziyaret ettim, kuşları fotoğrafladım. Belki aynı yerleri aynı açılardan çektim, ama bu sefer fotoğrafları yeşille renklendirdim. Biraz daha sempatik gözüktü Paris gözüme, her köşe başında beni Paris yerlisi sanıp yol yordam soran turistler sayesinde daha fazla kendimi aşina hissettim şehre. Ama yine de koysalar beni

12 Haziran 2012 Salı

Bern

12 Haziran 2012 Salı - 2 yorum

Bern

Yaklaşık bir ay kadar önce, güzel bir pazar vakti "haydi bugün Bern'e gidelim" dedim. Trene atladık mı alt tarafı 2 - 2,5 saat sürüyordu yolculuk.

Böylece sabah sabah yollara düştük. Trenle giderken pek çok kolza tarlasına rastladık, bu tarlalar İsviçre'nin yeşil dokusuna sarılıklar serpiştirmişti.



En büyük korkumuz havanın bozmasıydı, neyse ki biraz rüzgar olması dışında bir problem yoktu, hatta fazlaca güneş vardı.

Bern, herhalde İsviçre'nin en şirin şehirlerinden biri, aynı zamanda da başkenti. Bir başkent için oldukça küçük, ama İsviçre için yeterli büyüklükte. Yaklaşık 124bin kişilik nüfusuyla ülkenin dördüncü büyük şehri.

Şehir merkezi Aar nehri ile çevrili olduğu için bir nevi yarımadayı andırıyor.


Fotoğraf Wikipedia'dan alınmıştır.

Bern'e gitmek istememdeki en büyük amaç hem ülkenin başkentini görmüş olmak, hem de Einstein'ın evini

11 Haziran 2012 Pazartesi


Genel olarak Cenevre/İsviçre üzerine yazdığım bu blogun isminin neden Sound of Silence olduğunu merak edenler vardır belki aranızda diye bu başlığı açma gereği duydum.

The Sound Of Silence, Paul Simon'un 1964 tarihli şarkısının ismi. Aynı zamanda Dustin Hoffman'ın başrolünde oynadığı, 1967 tarihli The Graduate filminin de sountrack müziklerinden biri.

Benim bu adı seçmemdeki etken ise

Yaklaşık bir ay kadar önce, geriye kalan 2 tane yirmilik yaş dişimden birini çektirmeye karar verdim. Çünkü on günlüğüne İstanbul'a döndüğümde tüm vaktimi dişçi koltuğunda geçirmek istemiyordum. Zaten Cenevre'deki doktorlar da ne kadar kötü olabilirdi ki?

Bir tandığın tavsiyesi ile özel bir klinikten randevumu aldım. Mecburen özel klinikten aldım, zaten Cenevre'deki tüm hastaneler özel sınıfında olduğu için başka şansım yoktu.

İlk randevu fena geçmedi. Gelmişken dişlerimi de kontrol ettirmek istemiştim, çürük konusunu sorduğumdaysa aldığım yanıt biraz ilginç gelmişti o anda bana,  "herhangi bir film çekmeden bir sorun olup olmadığını göremem". Çok büyük bir miktar olmadığı için "hadi bakalım film de çekilsin, sonrasında da filmimiz olmuş olur" dedim. Filmden sonra ki durum ise oldukça vahimdi, 3-4 çürük vardı ağızımda. Her ne kadar kötü durumda olmasalarda düzeltilmeleri hayrımaydı, ama bana garip gelen durum bu 3-4 siyah noktanın filmsiz kontrol dışında nasıl görülemiyor olduğu idi. Şimdiye kadar Türkiye'de gittiğim doktorlar böyle bir film ihtiyacı içine girmemişlerdi pek.

Dolgu fiyatları oldukça uçuk olduğu için (bir diş için 200frank gibi) tüm dolguları İstanbul'a saklayıp, sadece bir yirmiliği çektirmeye karar verdim ve bunun için tekrar randevu aldım. Tabii ilk randevunun sonunda diş filmlerini de istemeyi ihmal etmedim. Ancak teknoloji nasıl bir hale gelmişse, ben görüntüyü siyah film üzerine beklerken, mail attılar. Gerçi böyle de fena olmadı, ama bir sonraki sefere dişçi randevuma laptopla falan gitmek zorunda kalacağım herhalde.

Böylece güzel bir cuma günü, kuşlar güzel güzel öterken ben de dişimi çektirmeye gittim. Tabii bu arada başıma geleceklerden haberim

9 Haziran 2012 Cumartesi

Sonisphere 2012

9 Haziran 2012 Cumartesi - Hiç yorum yapılmamış


Geçen hafta İsviçre'deki ikinci Sonisphere maceramı yaşadım. Tabii siz şimdilik ilkini de bilmiyorsunuz. O yüzden iki yıl öncesine dönüp önce ilk deneyim hakkında bilgi vereyim.

Yıl 2010, aylardan haziran. Sonisphere biletimizi önceden almışız, "nasıl olsa haziranda hava da güzel olur, bir gece önceden gidip kamp alanında kalırız, ertesi gün de rahat rahat seyrederiz konserleri" demişiz. Sanırım haziranın 12'si falandı, konser Zürih'e yakın kırsal bir alandaydı, Cenevre'den trene binerken de hem hayat, hem hava çok güzeldi. Gel gör ki Zürih'e yaklaşırken hava giderek kapıyordu. Nitekim inmemiz gereken durakta indik, fakat o kadar küçük bir yere inmiştik ki, yanlış geldiğimizi düşünerekten çevredeki bir kaç görevliye konsere nasıl ulaşabileceğimizi sorduk. Aldığımız cevap doğrultusunda tekrar bir başka trene binmemiz gerektiğini öğrendik. Neyse, beklenen tren geldi ve bindik. Hava da yavaş yavaş kararıyordu. Peki ne olsa beğenirsiniz? Tren, inmemiz gereken durakta durmadı, Saint Gallen'e devam etti. Böylece İsviçre sınırındaki St. Gallen'i de görme şansını elde ettik, üstelik sağanak yağmur altında (!). Baktık olacak gibi değil, otel bulup burada kalalım bari dedik; fakat bulduğumuz bilgilendirme

31 Mayıs 2012 Perşembe

Fransızca Müzik Grupları

31 Mayıs 2012 Perşembe - 2 yorum

Bu kez sizlerle, dinlemekten hoşlandığım Fransızca müzik yapan grupları paylaşmaya karar verdim. Aşağıdaki listedeki grupların hepsi, Kanadalı olan "Les Cowboy Fringants" grubu hariç  Fransa kökenli.

Umarım bu liste sayesinde size de yardımcı olabilirim, çünkü ben uzun süre kafama göre grup bulmakta oldukça zorlanmıştım.  Özellikle de rock tarzı Fransız grupları arayanlardansanız bu liste biraz da olsa yol gösterici olabilir diye düşünüyorum. (İtalya'dan müzik gruplarıyla da ilgileniyorsanız bu grupları anlatan yazıma buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz :) )

Grupların isimleri harf sırasına göredir.



Alpha Blondy

Tür: Reggae
Aktivite: 1981 - devam ediyor
Alpha Blondz ile tanışmam yine Erasmus zamanlarına denk gelir. Lausanne'da yapılan Balelac adlı bir festivalde izlemiştim kendilerini. Gerçekten güzel bir sahne performansları vardı. Nitekim bu performans sayesinde o gün bugündür dinliyorum kendilerini.

Alpha Blondy aynı zamanda grubun vokalinin lakabıö kendisi Fildişi kökenli bir müzisyen. 

Özellikle yaptıkları Pink Floyd - I wish you

5 Mart 2012 Pazartesi

Made in Turkey

5 Mart 2012 Pazartesi - Hiç yorum yapılmamış
Buralarda tanınmış yerli malları görmeye alıştım artık. Paşabahçe olsun, Efes bira olsun... Zaten biraz da Türk bakkallar vasıtasıyla marketlere yayılan Türk menşeli gıda maddeleri hemen her yerdeler.

Bunlara ek olarak bir de Türk malı olan, ama olduğunun farkına varılmayan mallar var. Ne hikmetse ben burada neye elimi atsam

2 Mart 2012 Cuma

Bir The Doors şarkısı gibi başladı Cenevre maceram. Bundan tam 2,5 yıl önce bu bilinmezliğe ilk adımımı attığımda, kendimi bu dünyanın en “kalabalıklarda” yalnız insanı ilan etmiştim. Maximum 10m2’lik odamda oturmuş, şarkılar bir bir çalarken bilgisayarımda, ERASMUS sürecinde neler olacağını, İstanbul’da bıraktığım sevdiklerimi, tek başımalığımı ve klasik bir biçimde hayatı

29 Şubat 2012 Çarşamba

Küçüklüğümden beri fotoğraf çekilmeye değil ama çekmeye bayılırım. Ancak şimdiye kadar bu uğraş benim için hobiden öteye gitmedi. Ara sıra “fotoğrafla ciddi olarak ilgilenmeyi düşünmüyor musun?” diye soranlar çıksa da, sanırım herkesin bir nevi “fotoğrafçı” olduğu (bkz. Çeşit çeşit uygulamalar, filtreler, programlar vs...) şu günlerde, kendimi “amatör fotoğrafçı” olarak

27 Şubat 2012 Pazartesi

Bir Ortaçağ Kasabası Yvoire

27 Şubat 2012 Pazartesi - 2 yorum
Geçen gün Dondurucu Soğukta Montreux, Chillon, Yvoire başlıklı yazımı kaleme alırken fark ettim ki Yvoire’a yaptığım ilk gezi hakkında bir yazı yayımlamamışım. Düşündüm ki, dondurucu soğuk, kar ve buz altındayken pek cazip gözükmeyen bu ortaçağ kasabasına gaddarca davranmamalı ve hava güzelken ne kadar hoş bir yer olduğunu da paylaşmaşmalı. Bu amaçla, aklımda kaldığı kadarıyla Nisan 2009’da ESN grubu tarafından düzenlenen geziyi sizlere aktaracağım.

Yvoire, Leman Gölü’nün Fransa tarafında kalıyor. Yani bir Fransız

19 Şubat 2012 Pazar

ESN

19 Şubat 2012 Pazar - Hiç yorum yapılmamış
Bu yazım diğerlerine göre biraz daha reklam içerikli olacak sanırım. Aslında amacım reklam yapmak değil, sadece yurtdışına çıkan veya çıkacak olan değişim öğrencilerine yol göstermek.

Okumak için yurtdışına çıkmak gerçekten de büyük bir deneyim. Her ne kadar yurtdışına okumaya, ya da dil öğrenilmeye gidilmiş gibi gözükse de, asıl amaç farklı kültürlerle tanışıp kaynaşmak, onları yakından tanımak ve belki de kendi kültürünüzü de onlara tanıtmak.

Bu noktada öğrenci grupları gerçekten büyük bir önem taşıyor. Kendi adıma, Cenevre’de değişim öğrencisi olarak geçirdiğim bir yıl boyunca ESN

16 Şubat 2012 Perşembe

Davetsiz Misafirler

16 Şubat 2012 Perşembe - Hiç yorum yapılmamış
İkinci Cenevre maceramın altıncı ayındayım, ancak hala küçük davetsiz misafirlerle yaşamaya tam olarak alışamadım. Her an her yerden fırlıyorlar. Yaz kış demiyorlar. Peki kim bunlar? Tabii ki de böcekler!

Her ne kadar kendileriyle yaşamaya alışık bir bünyem olmasa da (sanırım şehirde büyümenin dezavantajı) yine de onları fotoğraflamaktan kendimi alıkoyamıyorum.

Gerçi İstanbul’daki evimizde de çeşitli dönemlerde haşere görmüşlüğüm vardı, ancak onların boyutları biraz daha büyüktü; fındık faresi, kertenkele ve küçük akrep gibi... Buradaysa genellikle oradan oraya zıplayıp herşeyin içine giren türleri hakim.

Mesela yaz sonunda evimize bir çekirge konuk oldu. Daha doğrusu çekirgegillerden, tam olarak Katydid oluyormuş türü. Bir gece vakti ansızın giriverdi pencereden. Neyse ki ses çıkartıyor kendisi cırcırcır diye de anladık içeri girdiğini. Gerisin geri yollamadan önce fotoğraflıyı verdim.


Aynı Katydid olduğunu sanmıyorum, ama farklı farklı günlerde yine

13 Şubat 2012 Pazartesi

Giétroz’da bir raket macerası

13 Şubat 2012 Pazartesi - 2 yorum
Haftasonu, arkadaşlarımızla birlikte Valais kantonunda bulunan Giétroz’da bir dağ evine kalmaya gittik. Giétroz küçük bir dağ köyü. Ulaşım sırasıyla Martigny ve Finhaut üzerinden Mont Blanc Express vasıtasıyla yapılıyor. Tabii trenden indikten sonra yaklaşık olarak 35-40 dakika yürümeniz gerekiyor.



Cenevre’den Finhaut’a gitmek, seçtiğiniz trene göre 1,5 ila 2,5 saat arasında sürüyor. Tabii arada aktarma da yapmak zorundasınız.

Toplamda 2 gece 3 gün konakladık. Cumartesi günü, şansımıza havanın da rüzgarlı olmaması ve çok da serin olmamasıyla birlikte 5 kişilik raket ve 6 kişilik kayak ekibi olarak Giétroz dağlarına

8 Şubat 2012 Çarşamba

Ocak ortasına kadar “kar yağmadı”, “bu yıl kar yağmayacak galiba Cenevre’ye” dedik durduk; fakat sonunda kötü vurdu. Daha açık konuşmak gerekirse hava oldukça soğuk. Gerçi dünya genelinde de pek farklı değil. İstanbul’da aynı durumdan muzdarip, hatta kar


Yaklaşık olarak aralık ayından beri bu köpek hakkında yazmayı düşünüyordum; fakat yıl sonunun getirdiği yoğunluktan olsa gerek bir türlü başlayamadım yazılarıma. Üstelik üzerine uzun uzun karalayabileceğim bir şey de değil.

Kendisini ilk gördüğüm zaman, oldukça ilginç gelmişti otobüste köpek